“Resimli Ay”da yazmaya başladıktan sonra Nâzım Hikmet dost düşman pek çok kişinin ilgiyle izlediği, hayranlık duyduğu bir şair durumuna gelmişti. Güzel Sanatlar Birliği Genel Sekreteri olan Peyami Sefa Bey (Safa), Alay Köşkü’nde düzenlenen toplantılarda, şiir okuması için onu izleyicilerin önüne çıkarırken “büyük şair” diye tanıtıyordu. Aralarındaki dostluk “Cumhuriyet” gazetesindeki bir olay sonucu başlamıştı. Nâzım Ankara’da tutukluyken gazetenin edebiyat sayfasını yöneten Peyami Sefa Bey, onun “Yanardağ” adlı şiirini üç sütun olarak çerçeve içinde yayımlamış, ertesi gün ise gazetenin birinci sayfasında bir özür dileme yazısı yer almıştı. “Mahkûm bir adamın kaleminden çıkmış olan bu manzume”nin yazıişleri müdürüne gösterilmeden yayımlandığı belirtiliyor, “mesleği mesleğimize katiyyen uymayan bir muharrire ait” diye nitelenen şiirin gazetede yayımlanmış olmasından dolayı okurlardan özür dileniyordu. Nâzım Hikmet İstanbul’a gelip bu olayı öğrenince, kendisi yüzünden gazete yönetimiyle arası açılan Peyami Sefa’yı aradı, arkadaşlık etmeye başladılar. Alay Köşkü’nde düzenlenen toplantılarda birlikte şiir okudukları Necip Fazıl (Kısakürek) ile de Bahriye Mektebi’nde başlayan yarışmalı dostlukları sürüyordu. Ahmet Halit Kitabevi’nin 1929 mayısında yayımladığı 835 Satır adlı kitabı ise çok büyük bir ilgiyle karşılandı. Nurullah Ataç’la başlayan övgüler, A.B.D.’de öğrenim gören Nermin Muvaffak’ın (Menemencioğlu) imzasını taşıyan “Yeni Türkiye’nin Şairi” başlıklı bir yazıyla, New York’ta yayımlanan “The Bookman” adlı dergiye kadar uzandı. Alay Köşkü’ndeki toplantılarda ise, eski yeni birçok ünlü şair şiirlerini okuyor, en çok alkış alan Nâzım Hikmet oluyordu. Böylesine parlak bir çıkışın sanatçılar arasında kıskançlık yaratmaması olanaksızdı. Arkadan arkaya yapılan yerici konuşmalar, giderek yazılara da yansımaya, önceleri olumlu sözler edenlerin de düşünceleri değişmeye başladı. Hava bayağı gerginleşmişti. Yakup Kadri Bey (Karaosmanoğlu), “Milliyet” gazetesinde birbirini izleyen yazılarla, hem Nâzım Hikmet’i, hem de genç kuşağı topluca yeren birtakım görüşler ileri sürdü : “Ferdiyetçi şair, cemiyetçi şair… Bunlardan biri tabiat ve insanlar içinde münzevidir. Yalnız kendi ıstıraplarını, kendi heyecanlarını, kendi ümitlerini, kendi sevinçlerini çağırır. Öbürü Victor Hugo’nun bir tarifine göre, ‘kâinatın ortasında bir taninli yankıdır.’ Cemiyetin olsun, tabiatın olsun, bütün hayatın tecellilerini kendisinden aksettirir ve her şey, her beşeri hadise onda en ahenktar, en şuurlu ifadesini bulur. Denebilir ki bu tür şairler beşeriyetin haykıran vicdanıdır. Lakin işte bu nevi şairler, bunun içindir ki, beşeriyet gibi ipsiz sapsız, beşeriyet gibi karışık, beşeriyet gibi gürültücü, patavatsız, kaba, behimi ve onun gibi mantıksızdırlar. Yaptıkları şeyde klasik sanatın ilahi intizamından, ezeli ahenginden eser yoktur, bütün estetikleri insanların idare ettiği cemiyetler gibi anarşiktir. Nâzım Hikmet’in dediği gibi bu tarz şiirler Bethoven’in sonatlarını asla değil, fakat bir bando mızıkayı, bir panayır yerinde bir fanfarı andırır. Bittabi, böyle bir musiki sokaktan başka bir yerde çalınmaz. Onun içindir ki, Nâzım Hikmet’in şiirlerinin bugünkü Türk cemiyetinde hiç yeri olmadığını zannediyorum. Çünkü bizde bu orkestranın, cehennemi velvelesini dinleyebilecek kocaman, koyu ve dalgalı insan kitleleri henüz yetişmemiştir, yakın bir atide yetişmesinin imkânını da göremiyoruz.” (Milliyet, 14. 5. 1929) “İnkârdan müspet bir şey çıkmasının imkânı yoktur. Halbuki Namık Kemal’den bugünün en genç Türk şairine kadar, gelmiş geçmiş ne kadar müceddidimiz varsa, hepsi de işe kendilerinden evvelkileri inkâr ile başlamışlardır. Onun için hepsi piç kaldı. Edebiyatta babasız dehâ yoktur.” (Milliyet, 20. 5. 1929) Bir sonraki yazısında Yakup Kadri Bey yeni kuşağa yönelttiği eleştirilerinde çok daha ileri gidiyordu : “Bugün yeni nesil veyahut yeni yetişenler namı altında toplanan zümrenin gösterdiği tereddi ve hezal manzarasına bakıp da ümitsizliğe düşmemelidir. Bu zavallı nesil bize bin beladan arta kalmıştır. (…) Eğer daha ilk adımda dizleri titriyor ve gözleri uyuşuyor, kulakları uğulduyor, kafaları sersemleşiyorsa bunun kabahati kendilerinde değil, yetiştikleri devrin sayısız fecaatindedir. Düşünün ki en büyüğü Harb-i Umumi’de daha yirmisini bulmamış bu gençler, ekmek yerine saman karışık hamurla beslendiler ve irfan yerine Babıâli gündelik matbuatının ısmarlama harp edebiyatından başka bir şey okumadılar.” (Milliyet, 30 Mayıs 1929) Peyami Sefa Beyin on beş günde bir çıkmaya başlayan “Hareket” adlı dergisi ile “Resimli Ay” bu saldırıyı birlikte karşılama kararı aldılar. Yakup Kadri Bey Ankara’ya yakın, Mustafa Kemal Paşanın sofrasında yer alan bir yazardı. Dikkatli davranılmalıydı. Zekeriya Bey (Sertel) ile Sabiha Hanımın (Sertel) olurları da alınınca kavgaya girişildi. İlk yazıların ardından, Nâzım Hikmet’in “İmzasız” imzasıyla, “Putları Yıkıyoruz” başlığı altında, “Resimli Ay”ın Haziran ile Temmuz 1929 sayılarında, önce “dâhi-i âzam” denilen Abdülhak Hâmit’i (Tarhan), arkasından “milli şair” denilen Mehmet Emin’i (Yurdakul) incelemeye alması savaşın patlamasına yetti. Basında büyük yankılar uyandıran bu yazıların başlama nedeni, “Resimli Ay”da Geceleyin Sokaklar adlı romanı eleştirilirken, “Mahmut Yesari’yi biz başka lisanlara korkmadan tercüme edebiliriz, onun yazısı bundan hiçbir şey kaybetmez. Halbuki, Dahi-i âzam (?!) Abdülhak Hâmit Bey de dahil olmak üzere, kaç yazıcımız böyle bir imtihandan geçebilir? (…) Dâhi-i âzamın en kuvvetli yazısını başka bir dile çevirin, bakın nasıl sırıtır. Başka bir dile değil, hatta bugün konuştuğumuz Türkçeye tercüme edin, bakın dâhinin dehası nasıl sabun köpüğü gibi dağılıveriyor…” denmesi üzerine, “Cumhuriyet” gazetesinde yazın çevrelerini savunmaya çağıran bir karşı yazı yayımlanmış olmasıydı. “Putları Yıkıyoruz, No. 1, Abdülhak Hâmit”te yazın alanında kimlere “dâhi” denilebileceği özetleniyor, şu yargıya varılıyordu : “Hâmit Bey devri için yeni, kuvvetli bir Osmanlı şairidir, işte o kadar.” Yazının son tümcesi ise şöyleydi : “Hakiki dehayı bulmak için sahte dehaları, kafalarımıza zorla dikilen putları yıkalım…” “Putları Yıkıyoruz, No. 2, Mehmet Emin Beyefendi”de ise yazın alanında kimlere “milli şair” denilebileceği özetleniyor, şu yargıya varılıyordu : Mehmet Emin Beyin şairliği bile bir göz aldanmasıyken, milli şairlik sıfatı bilgisizliğin aldanmasından başka bir şey değildir. Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) bu yazılara “İkdam” gazetesinde sövgü dolu bir yazıyla karşılık verdi : “Abdülhak Hâmit bir dâhidir. Bunlar putları değil, milli ediplerimizi, dâhilerimizi yıkmak istiyorlar. Bu edebiyat tartışması değil, komünizm propagandasıdır.” (…) “Karşımızdakiler kimlerdir? “Bolşevik kapısının müseccel köpekleri! “Putları kıranlar bunlardır.” Hamdullah Suphi Bey işi yazından siyasaya kaydırmak, yeni sanat adına konuşanları sindirmek istiyordu. Merkez Heyeti Başkanı olduğu Türk Ocağı’nda, milliyetçi gençleri kışkırtıyor, birtakım kararlar aldırıp basına yansıtıyordu : “İcab ederse daha müessir surette görürüz ki, Türk vatanının sevdiği adamlar, vatansızların tecavüzlerine uğrayacak kadar yalnız değillerdir.” Böylece, gerekirse daha ileri gidileceği, kaba güce başvurulacağı bildirilerek gözdağı veriliyordu. Devlet önlem almazsa, üniversite gençlerinin dergi yönetim yerlerini basıp dağıtacakları, yöneticileri dövecekleri söyleniyordu. “Hareket” dergisi yapılan jurnalcılığı “Biz Komünist Değiliz” başlıklı bir yazıyla açıklayarak kınadı : “Bu biçarelere komünizm nedir diye sorsanız, onu da doğru dürüst bilmezler. Çünkü samimiyetten, idrakten, fikirden nasibi olmayanlar bu gibi nazariyeleri öğrenmekten ziyade vatandaşlarına ağız dolusu pislik sıçratmaktan zevk duyarlar.” “Resimli Ay” ise olaya şöyle yaklaştı : “Resimli Ay, sayfalarını sadece edebi bir münakaşaya açmıştır. Buna komünizm süsü verenler çok çirkin bir demagoji yapıyorlar. Bu, doğrudan doğruya eski ile yeninin mücadelesidir. Abdülhak Hâmit dâhi değil, Mehmet Emin milli şair değil demekle komünizm arasında ne münasebet var? (…) “Eğer bu iddialar yanlışsa aksini ispat edin. Demokrasi içerisinde her fikir müdafaa ve münakaşa edilebilir. Nümayiş ve gürültü ile fikri boğmak, yirminci asır gençliği için çok geri bir harekettir. Gençlik her yerde maziye hürmet eder, fakat bu hürmet, her fikrin serbest münakaşa edilmesine, ortaya yeni fikirler atılmasına mani olmaz. “Ortada komünizm meselesi yoktur. Eski ve yeni mücadelesi vardır.” Peyami Sefa Bey “Hareket”te genç kuşağı savunuyor, şair olarak Nâzım Hikmet’e güvenini belirtiyor, yenilikçilere yapılan saldırılara ağır sözlerle karşılık veriyordu. “Biz : ‘Varız!’ diyen nesiliz, bizde kuvvetimizin şuuru var. Henüz otuz yaşına gelmeyen şairlerimizin bile mısraları, bütün bir neslin hafızasıyla dudakları arasında gidip geliyor, yığınları coşturuyor. Halkı da, güzideyi de, ayrı ayrı teşhir etmesini bilen romancılarımız var.En fena iktisadi anlarda bile kitaplarını karie okutabilen bir nesiliz. Dört çift garazkâr topuğun tozlu döşemeden yaptığı kuru gürültü ve kıskançlıktan gerilmiş dudaklardan çıkan ıslıkla karışık hava kabarcıkları, alkışlar arasında boğuluyor. “Yığınlar ayaklanıyor ve ‘Yaşa!’ diye haykırıyorlar. “Çünkü büyük bir edebiyat doğuyor. “Galeyan var! “Kaçılınız, yol veriniz!” “Nâzım Hikmet, dünya edebiyatında kendine çok has bir nev’in yaratıcısı olmuştur. O ne bir fantezi heveslisi, ne bir garaipperest, ne de yeni moda müptelası bir edebiyat züppesidir. “O, sadece, ağlamayan ve haykıran, zekâsının malzemesini eski insanlıktan aldığı halde, çatısını yeni bir teknikle kuran, ona müstakbel dünyaların rengini veren büyük bir kafa mimarıdır. En yeni binalarda kullanılan taşlar da bu dünya kadar eskidir. Nâzım bilir.” Peyami Sefa Bey gençleri “saman karışık hamurla” beslenmiş olduklarını söyleyerek aşağılayan Yakup Kadri Beye ise, “Biz Sizden Değiliz” diye karşılık veriyordu : “Şimdi de Büyük Harpte yedikleri tereyağlı ekmeklerle iftihar etmeye başladılar. (…) “Büyük Harpte ve Sakarya’da memleket kapısından düşmanı kovan gençliğin yüzüne doğru kokmuş ağızlarını açarak geğiriyorlar ve yağma sofralarında ziftlendikleri havyarın, içtikleri şampanyanın hasreti ile mest olarak bütün bir kahraman gençliğe bühtanlar savuruyorlar. (…) “Büyük Harpte yüz binlerce genç saman ekmeği yiyerek sararıp solarken, onlar, Alp dağlarının ceyyit havası ile on dört kilo artmışlarsa, gençliğin bu feragatı karşısında, utançlarından ölünceye kadar iki büklüm durmalı idiler.” Yakup Kadri Bey bunun üzerine, 16 Haziran 1929 tarihli “Milliyet” gazetesinde, bir açıklama yapmak gereğini duydu : “Benim o makalemde bahsettiğim gençlik ile bugün Darülfünun’da okuyan gençlik arasında hiçbir münasebet olamayacağını Türkçe bilen her ferd ilk bakışta anlardı. (…) “Bu avarelerin başı üstünde acayip, müthiş ve uğultulu bir cinnet havası esiyor. Çıkardıkları yaygaradan kulaklar tıkanıyor; her biri kargıdan atın üstüne binmiş, ellerinde kamıştan birer mızrak, sağa sola saldırıyorlar, zavallı ücra edebiyat arsasında tozu dumana katıyorlar; göz gözü görmüyor. “İkide bir : ‘Varda, çekilin, biz geliyoruz!’ naraları. “Buyurun gelin. Edebiyat arsası o kadar tenha ki, burada pek-âlâ deliler ve garipler için de barınacak bir köşe bulunur. “Ne gelen var, ne giden! “Yine ‘Varda, çekilin, biz geliyoruz!’ naraları. Biçarelerin muhayyilesi o kadar bozuk, o kadar hasta ki, önlerinde kesif bir ordu, onları yürümekten alakoyuyor vehmindedirler. “İşte şimdi düşünün, bunlarla Darülfünun gençliğinin ne münasebeti olabilir? Bunlarla, bütün yarına ait ümitlerimizi kendilerine tevdi ettiğimiz Darülfünun gençliği şöyle dursun, hatta en umumi manası ile her sınıf Türk gençliğinin hiçbir alakası olmamak lazım gelir.” On bir gün sonra, 27 Haziran 1929 tarihli “İkdam” gazetesinde, Yakup Kadri Beyle yapılmış bir konuşma yayımlandı. Bu konuşmada doğrudan Nâzım’ın kişiliğine saldırılıyordu : “Bazıları ipten ve kazıktan kurtulmuş kaşarlı sabıkalılardır. Bunların içinde öyleleri varmış ki, daha yirmi beş yaşına basmadan hayatlarının en güzel çağını zindan köşelerinde çürütmüşlerdir. Bir kısmı ise komünist çekalarının Türk ırkdaşlarımızın kanı ile bulanmış ellerini öpmeyi ve onlara dair kasideler terennüm etmeyi bir maişet vasıtası haline koymuşlardır. “Anadolu harbi sırasında düşmana karşı çıkmaktan ürkerek, Maarif Vekâleti’ni dolandıran ve çaldıkları para ile Karadeniz’i aşıp bolşeviklere iltihak eden iki vatansızdan bir tanesi şimdi Akşam gazetesinin sütunlarında bir halayık ismi ve bir halayık şivesiyle, bir nevi ortaoyunu soytarılığı yaparak, halkı güldürmeye çalışıyor. (…) “Yalnız hayasızlıktan ve kıskançlıktan kuvvet alan bu gibi taarruzlardan, gözümün önüne gelen manzara şudur : “Eski İstanbul’un viranelikleri arasından kendi halinde bir adam işine giderken, ansızın bir sürü aç ve uyuz köpeğin hücumuna uğrar. Elindeki bastonunu, bu pis deriden ve kırık kemikten mahlukatın üzerine indirir, indirir. Fakat köpekler, gene saldırışlarına devam ederler; çünkü açlığın ve kuduzluğun verdiği bir fena ateş bunlardaki hayvani hassasiyeti de iptal etmiştir.” Bunun üzerine Nâzım Hikmet “Resimli Ay”ın Temmuz 1929 sayısında “Cevap” adlı şiirini yayımladı. Değişik sesiyle belleklere kazınıp dillerden düşmez olan bu yergi şiiri şöyleydi : Behey! Kara boynuz gibi kaşlı mukaddes Apis başlı adam; Behey! Kara maça bey! Sen şiirin asil kamusuyla konuşuyorsun, ben asaletten anlamam. Şapka çıkarmam konuştuğun dile, düşmanıyım asaletin kelimelerde bile. Behey! Kara maça bey! Ben bilirim bu tehevvür bu şikâyaaat niçin? Bilirim beni uykumda boğmak için bekliyorsun geceyi.. Ben ki bileklerimde tel kelepçeyi bir altın bilezik gibi taşımışım, ben ki ilmikleri sabunlu iplere bakıp kıllı kalın ensemi kaşımışım, tehdidine pabuç bırakır mıyım hiç? Behey! Kara boynuz gibi kaşlı mukaddes Apis başlı adam, Behey! Kara maça bey, behey, yüzü kara. Ruhunu bir zenci esir gibi çıkardın pazara, bir orospu odası yaptın kafatasını… Hâki ceketli ölülerin ceplerinden çalarak parasını satın aldın kendine İsviçre dağlarının havasını. Ve işte bundandır ki, bugün ablak sarı suratında senin kanlı altınların kızıllığı var.. Acayip rüzgârlar esmiyegörsün başımdan. Yoksa musahhih maaşımdan haftada üç papel taksite bağlayıp seni bir şamar oğlanı gibi kullanırım. Beyimin böyle işlerle ülfeti var sanırım, mükemmel yapar vazifesini..
Behey! Kara maça bey! Halka ahmak diyen sensin. Halkın soyulmuş derisinden sırtına frak giyen sensin. Yala bal tutan beş parmağını beş çürük muz gibi, homurdanarak dolaş besili bir domuz gibi. Meydan senin… mi dersin? Hata edersin, bizde o göz var mı baksana!! Ben içirmek için sana kendi kara kanını bir ateş çemberle çevirdim dört yanını! Sağa git yok geçit, sola git yok, ileri geri yok. Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok bir akrep gibi intihar et… Dili, tonlaması, uyak örgüsü, benzetmelere dayanan yergileriyle bu şiir, tartışmaya bambaşka bir hava getirmiş, eski yazını savunanları büsbütün kızdırmıştı. Ne var ki Nâzım Hikmet’in çevresinde oluşan sevgi ortamının çok genişlemesi, daha önce ondan yana sözler eden orta yaşlı, hatta genç şairlerin de tedirgin olmalarına yol açmıştı. Örnekse Yusuf Ziya Bey Nâzım’ın put kırıyorum derken pot kırdığını, yaptığının barbarlık olduğunu yazıyor, Necip Fazıl Bey de sağda solda şairliğini yeren sözler ediyordu. Hamdullah Suphi Bey ise olayı kesinlikle bir yazın tartışması olarak ele almamakta direniyordu. “Karşımızdakiler komünistlerdir, bolşeviklerdir!” diye sürekli kışkırtarak, Türk Ocağı’ndaki gençleri, sonunda, “Resimli Ay”ın yönetim yerini dağıtmaya, yöneticilerini hırpalamaya, böylece Nâzım Hikmet’in gözünü korkutmaya göndermeyi başardı. 7 Temmuz 1929 Pazar günü, aralarında bir iki sivil polisin de bulunduğu düşünülen otuz kadar genç, “Resimli Ay”ın yönetildiği basımevine geldiler. Olay için özellikle pazar günü seçilmişti, basımevi kırılıp dökülür, yöneticiler tartaklanırken çevrede kimse olmasın, işe halk ya da polis karışmasın istenmişti. Ertesi gün gerçi “İkdam” gazetesinde “Asil Türk Gençliği Kendini Göstermeye Başladı” diye başlık atıldı, üniversitelilerin “Resimli Ay”ı basıp “sahiplerine layık oldukları dersi” verdikleri yazıldı. Sonra da güya “İkdam”a gidip sevgi gösterilerinde bulunmuşlardı. Oysa olay hiç de öyle gelişmemişti. Zekeriya Beyin anlattığına göre, Nâzım yol üstündeki odasından kalabalık bir gençlik grubunun geldiğini görünce, hemen koşup Sabiha Hanımla ona haber vermiş. Arkasından aşağıda, merdivenlerde gürültüler, bağırıp çağırmalar duyulmuş. Derken kapı hızla açılıp delikanlılar içeri doluşmuşlar. “Siz bizim büyüklerimizi öldürüyorsunuz, mukaddesatımızı yıkıyorsunuz!” gibi sözlerle yumruklarını gösteriyorlarmış. “Çocuklar, siz kimsiniz, kimin adına konuşuyorsunuz?” diye sormuş Zekeriya Bey. “Biz üniversite gençliği adına konuşuyoruz.” “Öyleyse ayaklarınızla değil, başınızla düşünürsünüz. Sokak çocukları gibi bağırmak size yakışmaz. Oturun konuşalım. Bizi yanlış bir iş yaptığımıza inandırabilirseniz, bu kampanyadan vazgeçeriz.” Bunun üzerine bağrışma sona ermiş, gençlerin önde gelenleri oturup düşüncelerini söylemişler. Ayaktakiler suskun, onları dinliyorlarmış. Sonra Zekeriya Bey yanda ayakta duran Nâzım’a söz vermiş. Sabiha Hanımın söylediğine göre, Nâzım yapılan tartışmanın bir yazın tartışması olduğunu, her değişen devirde sanatların da yeni nitelikler kazandığını o kadar güzel anlatmış ki, gençler onu büyük bir ilgiyle, hatta biraz utanarak dinlemişler. Sonra da sessizce ayrılmışlar basımevinden. Bu olay Türk Ocağı’nda tartışmalara yol açtı. Talebe Birliği’nden bazı gençler “saman ekmeğiyle beslenmiş nesil” sözünü içlerine sindiremiyorlardı. Yakup Kadri Bey Türk Ocağı’na gelip açıklamalarda bulunmak gereğini duydu. “İkdam” gazetesinde “Gençliğe Hitap” başlıklı yazılar yayımladı. Yazın alanındaki gençlere karşı söylediği ağır sözler yüzünden üniversite gençliğinin desteğini yitirmek istemiyordu. Bu arada başka yollardan da “Resimli Ay” ile Nâzım Hikmet’in üstüne gidilmeye başlanmıştı. Dergide “İsimsiz Adam” imzasıyla yayımlanan “Sesini Kaybeden Şehir” adlı şiir yüzünden, 18 Eylül 1929 günü Yazıişleri Müdürü Behçet Bey ile avukatı İrfan Emin Bey (Kösemihaloğlu) kendilerini İstanbul 3. Ceza Mahkemesi’nde buldular. Dava 10 gün hapis, on lira para cezasıyla sonuçlandı, ceza ertelendi. Ama işin arkasını bırakmış değillerdi. Kararı temyiz ettiler. Bozma kararına karşın mahkeme eski kararında direndi. Dava gene temyize gönderildi. Aklanmaları ancak altı ay sonra, 1930 yılı martında, Yargıtay Genel Kurulu’ndan gelen ikinci bozma kararına mahkemenin uymak zorunda kalmasıyla sağlanabildi. Başlangıçta Nâzım Hikmet için olumlu konuşan Ahmet Haşim Bey de, eskilerin yanında yer alarak gençleri alaya alan, suçlayan yazılar yazmaya başladı. Bu arada, nedense “işçi şairi” sözüne de takılmak gereğini duymuştu. Nâzım Hikmet ona yönelttiği “Cevap No 2″ adlı yergisinde bu konuya da değiniyordu : İki serseri var : Birinci serseri köprü altlarında yatar, sularda yıldızları sayar geceleri.. İki serseri var : İkinci serseri atlas yakalı sarhoş sofralarında Bağdatlı bir dilencinin çaldığı sazdır. Fransız emperyalizminin idare meclisinde ayvazdır… Ben : Ne köprü altında yatan, ne de atlas yakalı sarhoş sofralarında saz çalıp Arabistan fıstığı satan- -ların şairiyim; topraktan, ateşten ve demirden hayatı yaratan- -ların şairiyim ben. İki serseri var : İkinci serseri yolumun üstünde duruyor ve soruyor bana : “P R O L E T E R dediğimin ne biçim kuş olduğunu?” Anlaşılan Bağdadî şaklaban unutmuş, Mösyö bilmem kimle beraber Adana - Mersin hattında o kuşu yolduğunu…
İki serseri var : Birinci serseri pencerelerden bir gölge gibi girer geceleri… İki serseri var : İkinci serseri halkın alınterinden altın yapanlara kendi kafatasında hurma rakısı sunar. Ben hızımı asırlardan almışım, bende her mısra bir yanardağı hatırlatır. Ben ne halkın alınterinden on para çalmışım ne bir şairin cebinden bir satır… İki serseri var : İkinci serseri, meydana dört topaç gibi saldığım dört eseri sanmış ki yazmışım kendileri için.
Halbuki benim bir serseriye hitap eden ikinci yazım işte budur : Atlas yakalı sarhoş sofralarının sazı, Fransız sermayesinin hacı ayvazı, bu yazdığım yazı örse balyoz salanların şimşekli yumruğudur katmerli kat kat yağlı ensende.. Ve sen o kemik yaladığın sofranın altına girsen de, -dostun KARA MAÇA BEY gibi - kaldırıp kaldırıp yere çaaal- -mak için canını burnundan aaal- -mak için, bulacağım seni… Koca göbeklerin RUSEL kuşağı sen, sen uşşak murabbaı, sen uşşşak mik’abı, satılmış uşşakların uşşşşağı sen!!!
“Cevap No 3 / Bir Komik Âdem” ise, Nâzım Hikmet’e, dolayısıyla “Resimli Ay”a karşı saldırının kışkırtıcısı, hem de baş örgütleyicisi durumunda olan, Türk Ocağı Merkez Heyeti Başkanı Hamdullah Suphi Beye yönelikti. Yerginin sonuna bir de not eklenmişti : “Bu yazının kâfi derecede kuvvetli olmadığını muterifim. Kabahat bende değil. İlham edende.” Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla, han, hamam, apartıman ve konaklarıyla, çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla, 16 sayfaları, baskı makinaları - tanklarıyla, yamak ve yardaklarıyla hücuma kalktılar!.. Hele içlerinde öyle bir tanesi var, öyle bir tanesi var ki: İnsanın yüzüne öyle bakar, öyle melûl bakar ki; toka edersin eline hemen papelini. Ve sıkar sıkmaz onun belini sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini..
O bir komik âdemdir. Portakal Oğlu zâdemdir.
Han, hamam, apartıman ve konaklarınızla, çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla, yamak ve yardaklarınızla hücuma kalktınız! Hak varsa eğer, hücuma kalkmak hakkınız..
Efendiler, ikinizle teker teker paylaştık kozumuzu! Şimdi sıra onun, gelsin o!!.
Gel. Sen : itlerini öne itip karanlıkta yol kesen hatip!!! Sen : Beşinci Mehmedin saltanatını, Halifenin altın nallı kır atını, papellerin kat katını ve teneke suratını doldurup torbana sıska sırtında taşıyorsun.. Torbanı doldurmak için yaşıyorsun. Bana gelince, ben : geniş omuzlarımda dimdik bir kelle taşıyorum. Ve yaşıyorum : Kellemin içindeki için.. Farkındayım niçin : Kan fışkırıyor bana bakan “âteş feşan?!” gözlerinden… Ve niçin : cümleler ezberlemişin Fehim Paşanın sözlerinden… Fehim Paşanın hayrülhalefi, bize sökmez afi… Çıkmak istediğim yaldızlı bir merdiven yok. Kalbimin elinde ipekli eldiven yok.. Çıplak bir yumruk gibi kalbimi soymuşum.
Kellemin içindeki için, kellemi koymuşum… Sen… Hayır… Seninle böyle konuşmak istemem… Hem, ben ki yegâne asaleti dişli düşmanla boğuşmakta bulanım, seninle boğuşmak istemem.. Sen bir komik âdemsin. Portakal oğlu zâdemsin. Toka ederler papelini, sıkarlar senin belini, sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırparsın elini. Sen bir komik âdemsin!. Sen… Fehim Paşanın hayrülhalefi………… Bu kadarı kâfi….. Bir yandan siyasaya kaydırılmaya çalışılırken, bir yandan da ölçülü uyaklı yürütülen, bu bol sövgülü eski-yeni kavgası, yergi alanında, serbest nazmın değişik bir uygulaması olup çıkmıştı. Aynı anlayışı daha sonra, özellikle Nâzım Hikmet’e karşı, Peyami Sefa Bey, Behçet Kemal Bey (Çağlar), Abdülbâki Bey de (Gölpınarlı) kullandılar. Peyami Sefa Bey gençlerin kavgayı kazandığı görüşündeydi : “Gösterdiğimiz delillere ve vesikalara cevap vermeleri için icab eden müddet geçti. Susuyorlar. Yalnız kulaklarımızda, kervanımız ilerledikçe akisleri azalan bir yaygaranın hafif uğultusu kaldı. Delillerimizin hiçbirinin aksini ispat edemedikleri için bu yaygarayı sükût addediyoruz.” Kadro’culara Karşı Gece Gelen Telgraf‘ta Nâzım Hikmet’in komünizmden dönmüş eski dostlarıyla ilgili iki yergi vardı. “Cevap Numara Dört” adlısı, herhalde başta Şevket Süreyya Bey olmak üzere, “Kadro”culara karşı yazılmıştı. Üstüne bir not ekliydi : “Bu yazı gizli bir din halinde bir nevi Neo-faşist bir ideoloji yaptıkları halde, bunu ikrardan sakınanlara aittir. Böyle bir halt karıştırmıyoruz, diyenler üzerlerine alınmıyabilirler.” Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın - o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların.. KARDEŞLER! Onlara sokakta rastlarsanız eğer ölümü görmüş gibi çevirin başınızı. Kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken arkadan sırtınıza bir bıçak girebilir…. Onlar istiyorlar ki kara toprağın kalbi durana kadar biz pazarda kelepir bir mal gibi satalım kafamızın ışığını, gücünü kolumuzun.. Kadınlarımızı karşılarında oynatalım. Ve dumanlanmağa başlayınca gözümüzün bakışı yavaşlayınca damarlarımızda kanın akışı karaya vurmuş balıklar gibi köprü altlarında yatalım.. KARDEŞLER! Onlara elleriniz dokunmuşsa eğer yedi tas su dökün ellerinize. Yırtarak bayramlık gömleğimi ben peşkir yaparım size… Biz ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar, Biz aynı yastıkta yatar gibi toprağa başlarını yan yana koyanlar, Biz yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye, saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek gebereceğiz… Ve kadrolar parlatarak kara gömleklerinin beyaz kordonlarını gömecekler kadife koltuklara golf pantolonlarını… KARDEŞLER! Onların adına benziyorsa adınız eğer adınızı değiştirin. Vebanın girdiği kapıdan girin onların evine atmayın ayak….
Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın - o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların…….
Vâlâ Nureddin Vâ-Nû’ya karşı Gece Gelen Telgraf’taki “Sen” adlı yergi ise gençlik günlerinin unutulmaz arkadaşı Vâlâ Nureddin’e karşı yazılmıştı : En güzel günlerimin üç mel’un adamı var : Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye en güzel günlerimin bu üç mel’un adamını yer yer tırnaklarımla kazıdım hatıralarımın camını.. En güzel günlerimin üç mel’un adamı var : Biri sensin biri o, biri ötekisi.. Düşmanımdır ikisi.. Sana gelince… Yazıyorsun.. Okuyorum.. Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
Ne yazık!.. Ne kadar beraber geçmiş günlerimiz var; senin ve benim en güzel günlerimiz..
Kalbimin kanıyla götüreceğim ebediyete ben o günleri.. Sana gelince, sen o günleri - kendi oğluyla yatan, kızlarının körpe etini satan bir ana gibi satıyorsun!. Satıyorsun : günde on kâat, bir çift rugan pabuç, sıcak bir döşek ve üç yüz papellik rahat için…. En güzel günlerimin üç mel’un adamı var : Biri sensin, biri o, biri ötekisi… Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi… Sana gelince…
Ne ben Sezarım, ne de sen Brütüssün… Ne ben sana kızarım ne de zatın zahmet edip bana küssün.. Artık seninle biz, düşman bile değiliz..
Böylece kendisine kömünist arkadaşlarından uzaklaşması için baskı yapan, egemen kadrolardan gelen birtakım önerilere aracılık eden Vâlâ Nureddin’le arkadaşlığına kesinlikle son veriyordu. Öbürleriyle kanlı bıçaklı düşmandılar, ama onunla artık düşman bile değildi